Makara Eğitici Çizgi Romanlar

21 01 2010

http://boragorgun.wordpress.com

Yıllarını çocuklara çizgi romanlar çizemeye adamış olan Ertuğrul Özdemir çalışmalarını bir internet sitesinde toparlamaya başladı.

Şu sıralar Eğtim Gönüllüleri Vakfı’nın çocuklara ücretsiz dağıttığı çizgi romanları çizen sanatçı eserlerini paylaşmayı uygun buldu.

Çocuklara eğlenceli ve eğitici çizgi romanları internet üzerinden ücretsiz sunan sanatçı “internet ve çizgi roman çocuklar için zararlıdır” önyargılarını da bu yolla kırıyor. “Makara Eğitici Çizgi Romanlar” sitesinde şimdilik sadece “Samuray Papağan” ve “Tamirci” çizgi roman serileri mevcut.

Çocuklar için internet ve çizgi roman bir arada

www.makara.web.tr

Kaynak: cizgiromanokurlariplatformu.blogspot.com





Türkiye’nin Yağmur Adamları halen karabulutların arasında kayboluyorlar.

18 01 2010

http://boragorgun.wordpress.com

Her ne kadar Yağmur Adam birçok dalda Oscar alarak otizm hastalığını dünyanın gündemine getirmiş olsa da Türkiye’nin Yağmur Adamları halen karabulutların arasında kayboluyorlar.  Seslerini yeteri kadar duyamadığınız için de ne onları günlük hayatın içinde fark ediyorsunuz ne de hastalıkları hakkında bir fikir sahibi olabiliyorsunuz.

Mine Narin

Fark Yaratanlar bu hafta bir gönüllü öyküsüyle ekrana geliyor. Türkiye’nin en ünlü işkadınlarından Mine Narin, işlerini bir yana bıraktı kendisini otistik çocuklara adadı. Tohum Otizm Vakfı’nı kurarak, yüzlerce otistik çocuğun ve ailesinin hayatını değiştirdi. Mine Narin’in hikayesi Fark Yaratanlar’daydı.

program videosu için:

http://www.farkyaratanlar.org/Aday.aspx?AdayID=20





FAİR PLAY DEDİĞİNİZ

17 01 2010




Kavganın ardındaki sır

17 01 2010

http://boragorgun.wordpress.com

Hulki Cevizoğlu’nun 17.01.2010 tarihli yazısıdır.

Türkiye, İsrail ile yeni bir kavga sürdürüyor.
Görüntü böyle.
AKP Hükümeti ve eski AKP’li Cumhurbaşkanı İsrail’e sert (!) çıkıyor, haddini bildiriyor ve özür diletiyor!..
Oysa, AKP’liler bu kavgadan çok memnun.
Çünkü, “PKK açılımından” büyük puan yitirmişlerdi; İsrail sayesinde kaybettiklerini topluyorlar.
AKP, herhalde İsrail’e dualar ediyordur!
Ama ortada anlaşılmaz durumlar var.
1- Sırf büyükelçimiz daha alçak koltuğa oturdu ve eli sıkılmadı diye bunca gürültü samimi ise; Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir’in Cumhurbaşkanına, Başbakana ve ülkeyi yönetenlere  “Has.. tir” demesine niçin ses çıkarılmadı?
İnsan kendisine (tabii ki, devletin tepesine) televizyonlar önünde açıkça küfredilirken ses çıkarmazken, devletin bir memuru için bu kadar tepki gösterir mi?
Çok ilginç!..
Hatırlanacağı gibi AKP Hükümeti, ABD Müslüman Irak’ta 1,5 milyona yakın sivil vatandaş katledilirken de gıkını çıkarmamıştı!.
2- Bir de, İsrail Büyükelçimizin tavrına bakmalı. Adamcağız, tepkiler olunca neyle karşılaştığını hatırlamış gibi oldu.
Sanki, o muamele ile karşılaşan kendisi değilmiş gibi; “Aa evet bana bir şeyler yapmışlar” havasına girdi. “Heyt, bana kimse yan bakamaz. Erkekse İngilizce söyleselerdi” demeye getirdi.
E, kardeşim, sen 40 yıla yakın diplomat olduğunu söylüyorsun; eli sıkılmayan sensin; alçak koltuğa oturtulan sensin; masada bayrağı olmayan senin ülken; tüm bunlara karşın “gülümseyen” yine sensin!..
Ve, üstelik bunu ülkene “bildirmeyen” yine sen!..
Türkiye bu durumu, büyükelçi Oğuz Çelikkol’un açıklamasıyla değil, İsrail basınındaki haberlerden sonra öğrenmedi mi?
(Acaba bir yıl önce Davos’ta bizim başbakan Erdoğan’dan ağır hakaretler işiten İsrail Cumhurbaşkanı da, kulaklıktan çeviri geç geldiği için mi o zaman tepki vermemişti?)
3- Bu toz duman ortasında ABD’nin tutumuna da bakmak gerek.
ABD, bölgedeki “stratejik müttefiki” İsrail’in Türkiye tarafından bu kadar eleştirilmesine hiç ses çıkarmadı. Acaba niye?
Bunu herkes öğrenir de, acaba geç mi olur göreceğiz.
Sonuç olarak soralım: Bu ne kadar samimi bir tepki acaba? Yoksa danışıklı dövüş mü?

* * *
DNA’mız değişiyor!..
Güya Türkiye’de  “kuvvetler ayrılığı”  var!.. Yani, Yasama, Yürütme ve Yargı birbirinden bağımsız.
Oysa, büyük çoğunlukla hükümet olan AKP, Meclisi idare ediyor, istediğini kanunlaştırıyor, istemediğini uzaklaştırıyor.
Şimdi de bir  “referandum”  olayı daha çıktı.
Başbakan, uçakta gazetecilere  “Referandumlara alışacaksınız”  dedi.
Neleri halka oylatacakları, hangi temel değişiklikleri yaparken, hangi süslü cümlelerle gizleyecekleri belli değil. Hatırlarsanız, 1980 sonrası Evren, anayasayı oylatırken, kendisini de cumhurbaşkanı seçtirmişti.
Millet birine evet derken, istemeden diğerine de evet demek zorunda kalmıştı.
Yıllar önce, Ceviz Kabuğu’nda konuşan AKP Diyarbakır milletvekili Aziz Akgül, “Türkiye’nin DNA’sını değiştireceğiz” demişti.
Bunu zaman zaman hatırlattım.
Şimdi son aşamaya gelindi.

* * *
Yeni politika
Bir de benimle ilgili bir konuya değineyim.
DSHP Genel Başkanlığından ayrıldım. (Ayrıntılarını ilerde kitap yaparım)
Bunun üzerine halkımızdan yine çok sayıda ileti alıyorum. Bir gencimiz özetle şöyle diyor:
“Sayın Hulki CEVIZOĞLU,
Liderlik ettiğiniz partiden ayrıldığınızı duyduğumda üzüldüm, Türkiye Cumhuriyeti siyasi partiler arasında demokrat tek sol parti sizi görüyordum.
Ama ne yazık ki, bu gerçekleşmedi, ancak su bir gerçek ki bir parti lideri olmadan da, siz Türkiye ve Türk gençleri olarak bizim her zaman gerçek aydınımız oldunuz.
Masonluk ve Rotaryenlik kitabınızdan masonluğu, diğer kitaplarınızdan Cumhuriyet tarihini ve 1919’dan bugüne nelerin benzerlik gösterdiğini sizden okuduk çok teşekkür ederiz.
Ben siyasi kimliğimi hiç bir zaman sağcı-solcu diye ayırmadım. Ben Atatürk milliyetçisiyim ve Cumhuriyetçiyim. Ülkem için en güzelini yapacak her insan benim için görüsü ne olursa olsun Atatürkçü oldukça değerlidir.
Sayın Hulki Cevizoğlu, bugün bir çok parti Amerika’nın güdümünde ve kontrolünde. Siz DSHP’yi kurduğunuzda bir siz vardınız, bir de Hak ve Eşitlik Partisi var diye düşünüyordum. Ayrılmanız beni uzdu, bizim partimize gelin diye bir kampanya başlatmış arkadaşlar..”
Evet, adı geçen ya da geçmeyen bir çok partinin en alt kademesinden olduğu gibi, en tepesinden de teklif alıyorum.
Mevcut hiçbir partiye katılmadan yeni bir parti kurmam için de çok yoğun istekler var.
Yeni kararımda, bugünden itibaren sizlerin de göndereceği görüşlerinizden yararlanacağım.





çArşı Nedir?

16 01 2010

http://boragorgun.wordpress.com

çArşı kapalının ortasında sıralanan bir grup değildir.

çArşı, yüreğinde Beşiktaş aşkını hisseden herkestir.

çArşı bir ruhtur.

çArşı, New York’da metro trenine yazılmış siyah beyaz bir grafitidir, Prag’da duvara yazılmış bir yazıdır, Erzincan’da bir dağın yamacına yazılmış sevgidir, Adana’da bir derneğin duvarlarına boyanmış siyah’la beyazdır, Galatasaray Lisesi duvarına yazılmış “çArşı ULAN” işaretidir.

Bir tiyatro sahnesinde hiç bir dekora uymadan sırtında taşınan kutsal BEŞİKTAŞ formasındadır çArşı.

Zonguldak’ta maden göçüğünden çıkarıldığında ilk nefesle sorulan “maç kaç kaç?” sorusundadır çArşı.

Hakeme kızdığında “Satanist hakem” diye bağırıp gündemi takip edenlerdir.

Atatürk’e dil uzatan dönemin milletvekili Hasan Mezarcı’ya “Hasan Mezarcı’ya kafam girsin” diyen tezahüratıyla Cumhuriyet’in Kemalist çizgisindeki duruşunun ödünsüz sesidir.

Fenerbahçelilerin yalakalıklarına “TEK ADAM, ATAM” ya da “Bir Pankartta Verhaugen’e Aç Avrupa Şampiyonu Ol Fener” diyen zekadır.

çArşı, fenerbahce lisesinde sarı lacivert kravat yerine siyah beyaz kravat takıp dolaşabilme cesaretidir, BEŞİKTAŞ aşkını pankartlarda “Başka Boyutların Tanrısı” diye ifade eden kalp’dir.

Ceza’sı gereği boş kalmış tribünlere “RUHUMUZ YETER” yazan yüreklerdir.

Kaşınanı tesislerinde ziyaret eden yada ellerine verdikleri “Cobarde Gallina Ortega (Korkak Tavuk Ortega)” pankartıyla maymun edenlerdir.

“Erkek Adam Renkli Takım Tutmaz” deyip alemi dut yemiş bülbüle çevirenlerdir. “Işıklar Söndüğü Zaman Tüm Fenerliler Güzeldir” pankartıyla taraflı tarafsız herkesi güldürenlerdir.

“Bizim taraftarımız daha fazla” diye böbürlenenlere “en fazla sinekte b.kun üzerinde olur” cevabını yapıştıranlardır.

Futbolcusuna kızdığında “Aşkımız renklere sizlere değil” diyen renk aşkıdır.

2 Km bayrak yapıp dünya rekoru kıran sevgidir, o bayrağın en arkasında hiç bırakmadan duran 72 yaşındaki teyzedir.

S.Bükreş maçında televizyonların gösterdiği, o soğukta, ayakta, boynunda siyah beyaz kaşkoluyla titreyerek KARAKARTALLARINI seyreden nine’dir.

Tribünde bir doktordur, işçidir, iş adamıdır, okuma yazma bilmeyen bir sokak çocuğudur, profesördür.

Omuz omuza zıplayıp “Beşiktaş’ım benim biricik sevgilim” diye gözünde yaş, gırtlağını yırtan Solcusudur, Sağcısıdır, Ateistidir, Hacısıdır, Müslümanıdır, Ermenisidir, Yahudisidir, Hristiyanıdır.

Irak işgalinden önce Savaşa karşı duran yurtseverlerin yanındaki ruhtur.

Mitinglerde “BEŞİKTAŞLIYIZ, SAVAŞA KARŞIYIZ” tezahüratlarında, Tribün’de “Savaşa HAYIR”, “Amerikan Şahinlerine karşı Karakartallar” pankartlarıyla tepkisini koyandır.

Bir F16 burnuna yapılmış Kartal’dır. çArşı’nın “A” sını Anarşinin “A”sıyla yazan, güce tapmayan isyankarlıktır.

“Siyah Beyaz Ölüm Yaşam” diyen felsefedir. Delikanlılığı da hayat felsefesi olarak benimseyenlerdir.

Sevinmek için sevmeyendir, inadına inançla bağlı olandır.

Nazım Hikmet’in “ASLOLAN HAYATTIR” ına tribünlerin Hacı Babasıyla “HAYATTA BEŞİKTAŞ” diye ölümsüzleştirenlerdir.

“çArşı, MUSTAFA KEMAL HARİÇ HERKESE, HATTA KENDİNEDE KARŞI” diyen aykırılıktır.

Tribüne boydan boya “Ölüm Ne Zaman ve Nereden Gelirse Gelsin; Mezarıma Siyah Beyaz Güller Atılacaksa, Mezar Taşıma BEŞİKTAŞ Yazılacaksa, Böyle Ölüm Hoş Gelsin Sefa Gelsin…” yazan ölümsüz sevgidir.

çArşı ruhu BEŞİKTAŞININ uslanmaz asi ruhudur, BEŞİKTAŞINI taparcasına seven çılgın aşığıdır.

Alp Batu Keçeci





Dekanlığa Atandığı Gün…

14 01 2010

http://boragorgun.wordpress.com

Çoban Mustafa Altınışık’ın hayatı birincilikle geçti. Öğretmendi sonra 35′inde tıbbı kazanıp profesörlüğe yükseldi.

Dekanlığa atandığı gün felç oldu, şimdi yaşam sınavını kazanmaya çalışıyor

Mustafa Altınışık, çobanlık yaparken girdiği sınavı birincilikle kazanıp 17 yaşında öğretmen oldu. Yaşı küçük olduğu için “Çocuk öğretmen” olarak anılan Altınışık, girdiği eğitim enstitüsü sınavını da birincilikle kazanarak, okulunu 19 yaşında birincilikle bitirdi. Ardından, 35 yaşından sonra girdiği tıp fakültesinde kızıyla birlikte okudu.

Devamı:

http://www.rehabilitasyon.com/action/haber/1/Dekanliga_Atandigi_Gun_Felc_Oldu-6662





Kararsız düşünceler ve gelecek

3 01 2010

http://boragorgun.wordpress.com/

Hulki Cevizoğlu’nun 03.01.2010 tarihli yazısıdır.

Bir yılı daha geride bıraktık ve 2010’a girdik.
İnsanoğlu, her yeni yılın başında kendisini yenilemek, tazelemek istiyor. Hedeflerini gözden geçiriyor, yeni umutlara sarılıyor ve geçmişin muhasebesini yapıyor.
Bizler de geçmişe bakıp, kısa bir siyasal ve toplumsal muhasebe yapalım.
2009; Türkiye’nin medya devi Aydın Doğan’ın diz çökmesi ile sonuçlandı. Bugüne değin nice iktidarlara diz çöktüren Doğan medyası, AKP karşısında neredeyse çöküşün eşiğine geldi. Bunun hikâyesi uzun…
AKP Hükümeti’nin muhalifleri ve kendisini eleştiren medyayı “yok etme projesi” son darbesini de tamamladı. “Ya biat edersin ya yok olursun” düşüncesine karşı sadece Aydın Doğan’ın direnebileceğine ilişkin kararsız düşünceler vardı.
Doğan medyası ve (A. Doğan gibi istifa eden) Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, başlangıçta AKP’yi destekledi. 3 Kasım 2002’de ezici bir oy alan AKP’ye şaşıran Özkök, bir yazısında şunu itiraf etmişti:
“Yazı İşleri toplantısında herkes karamsardı. İçimizden ’Bereket Ordu var’manşeti atmak geldi. Sonra vazgeçtik.”
Özkök ve Doğan Grubu, daha sonra AKP’ye yanaşmak için çok çabaladı. Özkök’ün Recep Tayyip Erdoğan (RTE) ile görüşebilmek için ne çabalar harcadığını yine kendi köşesinden öğrenmiştik.
Zoraki Atatürkçü!..
Bu konudaki gelişmeleri iç ve dış olarak ikiye ayırmak gerekir.
İç olaylar: Grubun lider yayın organı Hürriyet önemliydi. AKP’nin baskısı ile Emin Çölaşan’ı attılar. Kurtulacaklarını sandılar, kurtulamadılar… Sonra Bekir Coşkun’u istifanın eşiğine getirip, yollarını ayırdılar. Kurtulacaklarını sandılar, kurtulamadılar… Ağır vergi cezaları altına girdiler. Birkaç gazete ve televizyonu AKP yanlılarına satarak kurtuluruz sandılar. Kurtulamadılar. Sonra sıra Aydın Doğan’ın kendisine ve yönetimdeki kızlarına geldi. Doğan istifa etti, kızları kısa süre sonra ayrılacağını açıkladı!..
Dış olaylar: Dışarıda ise önce Cem Uzan ve medyası yok edildi. Herkes seyretti. Hatta, Doğan Grubu, malları satılsa da alsak havasına girdi. Sonunda aldı da… Diğer muhalif medyaya Kanaltürk’e, ART’ye, Kanal B’ye karşı aramalar, tutuklamalar, maddi ve manevi baskılar karşısında ise güçlü ses çıkaramadı Doğan Grubu ve medyası… Kimsenin burnunun bile kanamadığı Cumhuriyet mitinglerini önce görmezden geldi Ertuğrul Özkök; sonra okuyucularının ve eşinin baskıları ile zoraki Atatürkçü oldu!.. Tüm Türkiye teslim alınırken bırakın yüreğini ortaya koymayı, hükümetle el altından anlaşma yolları aradı.
Ülkemiz, “Bir deli kuyuya taş atar kırk akıllı çıkaramaz” noktasına getirilirken; teröristler cirit atar, şerefli komutanların başına her türlü çuval geçirilirken de bekleneni veremedi.. Aman bizim başımıza da gelmesin, biz kurtulalım dedi. Kurtulamadı.
Verin onu bize!..
Çok önce de yazıp uyarmıştım. Bir kez daha yazayım.
Suç kimde ve nerede yitirildi bu savaş, görelim:
Otlakların birinde bir öküz sürüsü yaşarmış. Çevredeki aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş.
Ancak, öküzler saldırı anında bir araya geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış. Bu yüzden küçük hayvanlarla beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenememeye başlayınca bir çare düşünmüşler. Topal aslan yanına bir iki aslanı da alarak, beyaz bayrak çekmiş ve öküz sürüsüne yanaşmış.
Öküzlerin lideri Boz Öküz ve yanındakilere tatlı dille konuşmaya başlamış:
“Saygıdeğer öküz efendiler. Bugün buraya sizden özür dilemeye geldik. Biliyorum bugüne kadar sizlere zarar verdik. Ama inanın ki, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Bütün suç hep o Sarı Öküz’de. Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım.”
Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine aralarında tartışmış ve teklifi haklı bularak, Sarı Öküz’ü vermişler aslanlara. Bir tek Benekli Öküz karşı çıkmış ama kimseye derdini anlatamamış.
Bir süre sonra aslanlar yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk’u istemişler:
“Gördünüz mü ne kadar barış severiz. Sizi de kararınızdan dolayı kutlarız. Ancak, şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp, barış içinde yaşamaya devam edelim.”
Boz Öküz ve heyeti, Uzun Kuyruk’u teslim etmiş, yine Benekli Öküz karşı çıkmış. Uzun Kuyruk, aslanların pençesi altında can vermiş.
Bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle. Sonunda öküzler zayıflamış, aslanlar küstahlaşmış. Artık, hiçbir bahane ileri sürmeden, doğrudan müdahale ederek, “Verin bize şunu, yoksa karışmayız” demeye başlamışlar.
Birer birer aslanların pençesinde can verirken, Boz Öküz ve birkaç öküz kalmış geride. İçlerinden biri liderlerine, “Ne oldu bize, nerede kaybettik biz bu savaşı? Oysa, vaktiyle ne kadar güçlüydük” diye sormuş.
Boz Öküz, Benekli Öküz’ün sözlerini hatırlayarak, gözleri nemli “Biz” demiş, “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı..”





Fark Yaratanlar’da bu hafta

27 12 2009

HAFTANIN FARK YARATANI: ENGELLİLER VE AİLELERİ İÇİN GELİŞTİRDİĞİ PROJELER İLE ONLARI TOPLUMA KATAN AHMET BESİM TOKER

Toker’in en yeni projesi ise; İzmir Kalkınma Ajansı tarafından desteklenerek hizmete giren “Nar Taneleri Engelli Aktivite ve Akşam Bakım Merkezi Projesi”. Engelli çocuk sahibi anne ve babalar, ihtiyaç duyduklarında, çocuklarını bu merkeze emanet ederek, kendiler için özgür zaman yaratabiliyorlar.





OTİZM !

27 12 2009





Karanlık günler

27 12 2009

http://boragorgun.wordpress.com/

Hulki Cevizoğlu’nun 27.12.2009 tarihli yazısıdır.


Türkiye karanlık günlerden geçiyor.
Ülkemizin doğusunda PKK’ya operasyonlar yapılıyor, batısında ve başkentte ise TÜRK ORDUSU’na!..
Bugün Türkiye’de en zor şey, “aydın” olmak ve öyle kalabilmek. İster gazeteci, ister yazar, ister politikacı, ister asker ya da herhangi bir meslek sahibi olsun, yurtsever bir aydın olmak çok zor.
Ülke yararına olan gerçekleri savunmak, son 7 yıldır, yani AKP iktidarı dönemleri boyunca neredeyse imkansız duruma geldi. Sağda ya da solda, hangi görüşte olduğuna bakılmaksızın işini yapabilmek artık cesaretin de ötesinde bir şey gerektiriyor.

AKP’nin güzelim ülkeyi getirdiği durum, Osmanlı’nın son döneminden de kötü!..
Bugün halkıyla, ordusuyla, medyasıyla ve yargısıyla kavga hâlinde olan bir AKP iktidarı var.. Ve, hâlâ “mazlumu” oynamaya çalışıyorlar..
Artık gazeteler her gün şu başlıklarla çıkıyor: “Gerilim artıyor”, “Casusluk filmlerini aratmayacak olaylar yaşıyoruz”, “Zıvanadan çıktı”, “Savcıdan şok iddialar”, “Hass..tir’li siyaset”, “Adalet bakanı savcılara emir verdi”, “Başbakan Yardımcısına asker suikastı”, “Ülke bölünüyor”, vb.
AKP Elazığ Milletvekili Feyzi İşbaşaran (Özal’ın eski özel kalem müdürü) bile, “Poliste çeteler var. Hükümet ile askeri birbirine düşürmeye çalışıyorlar” diye demeç veriyor. Bu demecin ardından, “Trafik polisiyle tartıştı” diye AKP’den ihraç ediliyor!.. İşbaşaran’ın gizli kamerayla mı, cep telefonu kamerasıyla mı çekildiği belli olmayan görüntüleri medyaya servis ediliyor!..
AKP milletvekilinin polise küfrettiği, görevini engellediği ileri sürülürken, eski DTP’li Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir göz ardı ediliyor.
PKK’nın şehir örgütlenmesi olduğu ileri sürülen KCK’ya yapılan operasyonlara kızan Baydemir, “dindar cumhurbaşkanımız” Sayın Abdullah Gül’e ve Başbakanımız Sayın R. Tayyip Erdoğan’a, önce “sayın” diyor, sonra da “Hass..tir” diyor!..
Ve, sayın yöneticilerimizin sesi çıkmıyor, işlem yaptırmıyor. En azından, Meclis’teki parti genel başkanlarına anında cevap yetiştiren “Edep ya hû” diyen, “Edepli olun, edepli” diyen sayın Erdoğan, Baydemir’e bir “Edepli ol” sözünü çok görüyor!..
Ne demişler, “Besle kargayı, oysun gözünü.. esirgemesin
sözünü!..”
Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir’in uzun konuşmasındaki ilgili bölüm şöyle:
“Devleti ve hükümeti yönetenlere sesleniyorum. Bizi şahin ve güvercin olarak ayırmasınlar. Has..tir diyorum, has..tir”, “Başbakan ve kabine üyelerine sormak istiyorum. Meşe ağacının (yeni partileri BDP’nin amblemini kastediyor olmalı-HC) hangi dalı nerenize battı?..”
Hiç kimse, Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten cumhurbaşkanı ve başbakana “Hass..tir” diyemez. Ama başbakan da, kendi milletvekilini partiden atarken, bu küfür karşısında susamaz ve “Yarabbi şükür” diyemez..
Bu açıkça TCK 301. maddeye girer. Hani, o ünlü maddeye. Devletin makamlarına ve manevi kişiliğine küfredilmemesi maddesine.
Görüyoruz ki, Türkiye’de Atatürkçü aydınların eleştiri yapması yasak, teröristlerin ve küfürbazların her şeyi serbest!..
Bahçeşehir Üniversitesi’nin ayıbı
Geçen gün Hürriyet’te büyükçe bir ilan gördüm. İlan büyüktü ama içindeki yazılar çok küçüktü.
İlan verenin adını görünce, o küçük yazıları dikkatlice okudum.
Bahçeşehir Üniversitesi “Siyaset Okulu” açmıştı!.. Katılanlara 4 ay sonunda belge vereceğini ve şu şu önemli kişilerin bu okulda ders vereceğini duyuruyordu. Katılım ücreti ise 500-TL idi!..
Bu paralı organizasyonun hocaları arasında kendi adımı da gördüm.
“Yalana bak” dedim kendi kendime. Daha önce bana başvurmuşlar, ben hayır demiştim.
Bugüne kadar sayısız konferans ve söyleşiye katıldım. Ve hiçbirini paralı yapmadım.
Bu ayıbı kınamak için Bahçeşehir Üniversitesi’nin sahibini aradım.
Meşguldü!..
Meşguliyeti geçtiyse kendilerini kınadığımı buradan öğrenir artık.
Tek kişinin önemi!..
22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde Ankara’dan bağımsız milletvekili adayı olduğumda bana çok sorulan sorulardan biri şuydu:
“Seni seviyoruz ama, seçilirsen tek başına ne yapabileceksin ki?”
O tarihte mantıklı yanıtlar vermiştim.
Aslında en büyük yanıtı hayatın kendisi veriyor!..
Aradan iki yıl geçti.
Bugün bağımsız milletvekillerinin tek başına neler yapabileceğini hayat bize gösteriyor.
Örneğin, Kamer Genç tek başına bir parti gibi çalışıyor.
Örneğin, Ufuk Uras tek başına “kurtarıcı” olabiliyor ve kapatılan DTP’nin yaşaması, yeni
partileri BDP’nin Meclis’te grup kurabilmesi için hayat damarı olabiliyor.
Sözlerin ve mantığın yetersiz kaldığı her yerde,  “Hayat” en büyük hoca oluyor!..
Ben yine de şükrediyorum.

YENİÇAĞ